Sade Hayat Dergisi

İndir

Genetik Bombalar mı Yiyoruz?

Genetik Bombalar mı Yiyoruz?

(Sadehayat.com)

Genetiği değiştirilmiş ürünlerin, zamanla insanlarda ne tür etkiler oluşturacağını gösteren sağlıklı hiçbir test yapılmamıştır. Tükettiğimiz akrep, balık, domuz veya insan geni taşıyan domates ya da patates acaba bizim genlerimize ne gibi etki yapabilir? Mesela torunlarımız kuyruklu veya yüzgeçli doğar mı?

[dm]4[/dm]

Haber Ajanda, Aralık 2006

KONTROL EDİLEBİLİR BİR NESİL Mİ YETİŞİYOR?
Esra DURU
e.duru@haberajanda.com
Haber Ajanda Dergisi. YIL 1 SAYI 9, ARALIK 2006

Genetiği değiştirilmiş ürünlerin, zamanla insanlarda ne tür etkiler oluşturacağını gösteren sağlıklı hiçbir test yapılmamıştır. Tükettiğimiz akrep, balık, domuz veya insan geni taşıyan domates ya da patates acaba bizim genlerimize ne gibi etki yapabilir? Mesela torunlarımız kuyruklu veya yüzgeçli doğar mı?
***
Bir kere değiştirilmiş bir geni, eski haline döndürmek artık imkânsızdır. Doğadaki akrabalarından çok daha güçlü hale gelen GMO’lar, akrabalarını doğal ekolojik sistemin dışına itebileceği gibi onları tamamen yok da edebilir ya da gıda zincirine dâhil olarak tamamen beklenmedik ve öngörülemeyen yeni formlara neden olabilir. Böyle bir felaket, atom faciasından bile daha korkunç sonuçlar doğurabilir.
***
Belirli tip hücreleri yok eden genler belirli bir grubu veya belirtiyi de hedef alabilir’ Örneğin göz veya ten rengi, saç yapısı, ırk, din veya diğer bir özelliğe yönlendirilmiş olabilir. GMO, korkunç bir kitle imha silahına dönüşebileceği gibi, insan, hayvan, bitki ve mikroorganizmaların kitlesel yönetimini sağlayan bir makine halini de alabilir.
***
Gen teknolojisi veya nanoteknoloji yöntemleriyle elde edilen ilaçlar, genetiği değiştirilmiş vitaminler ve şifalı otlar, gen teknolojisinin veya nanoteknolojinin kullanıldığı tedavi yöntemleri, farkında olmasak da DNA moleküllerimiz içinde kalıcı bir değişimi başlatıyor. Bizi insan türünden çıkartarak tamamen başka tür varlıklara dönüştürmüş oluyor.

KÖPEKBALIĞI GENLİ DOMATES, AKREP GENLİ PATATES TÜKETİYORUZ’ GENETİK BOMBALAR MI YİYORUZ? DEĞİŞTİRDİĞİMİZ GENLERİ KONTROL EDEMEZSEK! TORUNLARIMIZ KUYRUKLUYA DA YÜZGEÇLİ OLURSA’
KONTROL EDİLEBİLİR BİR NESİL Mİ YETİŞİYOR?

Geçtiğimiz ay Meclis’ten geçen ‘Tohumculuk Yasası’ birçok tartışmayı da beraberinde getirdi. Bu tartışmalar sırasında konunun uzman isimleri, kamuoyunun dikkatini GDO’lu ürünlerle ilgili soru işaretlerine çekti. Günlük hayatta, diktiğimiz salatalıktan ya da domatesten neden tohum alamadığımıza kafa yorarken, bunun aslında daha ciddi birtakım sonuçlar doğurabileceğini pek de düşünmemiştik. Yeni yasanın, Türkiye’ye girişine ve ekimine izin verdiği ‘Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar’ın (GDO, İngilizcesi GMO); kısırlığa, alerjik reaksiyonlara ve antibiyotik dayanıklılığa neden olduğu söyleniyor. Ayrıca farklı genlerle birtakım özellikler kazandırılan ürünlerin, bunlarla insan vücudunda başka ne gibi etkilere yol açabileceği de bilinmiyor.

Özbekistan’ın sürgündeki muhalif lideri Muhammed Salih’in biyolog eşi Dr. Aidin Salih, GMO’ların hayatımızı ne kadar kuşattığını ve olası etkileriyle ilgili iddiaları HABER AJANDA için değerlendirdi. Salih, transfer edilen genlerin daha sonra insan vücudunda yol açabilecekleri zararların yanı sıra örneğin belirli bir ırka has özelliklerle savaşmaya yönelik kullanılabileceğini de ifade etti.

Tarım Bakanlığı ise, GDO’ların insan ve hayvan sağlığına zararlı olduğuna dair herhangi bir bulguya henüz rastlanamadığına, ancak bu ürünlerin üretime girmesinden bu yana geçen sürenin, bir sorunun varlığının tespiti için kısa olduğuna vurgu yaptı.

Doğalın yerini çoktan GMO’lar aldı.

Sayın Salih, GMO nedir?

– Ülkeye çoktan girmiş olan GMO’nun ne olduğunu halk bilmiyor ve tehlikelerinin de farkında değil. İngilizcesi, ‘Genetically Modified Organisms’ olan tabir ‘Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar’ (GMO) olarak çevrilebilir. Bu teknoloji, tek bir gen veya gen gruplarının eklenmesi, çıkarılması, yapısının değiştirilmesi veya türler arasında karşılıklı değiştirilmesini kapsar. Genetik mühendisliği (GM) ürünü olan bu tip ürünlerin oluşumu, doğal ortamda birbirleri ile ilişkileri olmayan organizmaların genlerinin değiştirilmesi veya transferi ile gerçekleşir. Transfer edilen genler mikrop geni, virüs geni, bitki geni, hayvan geni hatta insan geni olabilmektedir. Bir organizmanın belirli genlerini, diğer bir organizmaya nakletme manipülasyonları sonucunda ‘genetik taşıyıcı’ tamamen yeni bir şekil alır. Gereken genlerin kombinasyonu yapılarak, istenilen renk, tat, koku, şekil, sertlik veya yumuşaklıkta bir ürün elde edilebilir.

GMO’lar hangi yiyeceklerde kullanılıyor?

– Günümüzde neredeyse her hazır yiyecek ve içecekte GM katkılarının en az birkaçı katkı maddesi olarak kullanılıyor. Modifiye soya lesitini, aromalar, glikoz, fruktoz, nişasta, maltodekstrin, karamel, riboflavin ve diğer E endeksi adı altındaki transgen katkı maddeleri, aspartam, àspasvit, aspamiks vs. örnek olarak verilebilir.

GMO’ların girdiği başka ürünler var mı?

– Tüketicinin tarımda kullanılan GMO tohumlarının miktarından da hiç haberi yok. Halbuki doğalın yerini çoktan GMO almış durumda. Pamuk, buğday, pirinç, soya, mısır, ayçiçeği, şeker pancarı, patates, ıspanak, soğan, sarımsak, karpuz, elma ve kavun gibi birçok gıdanın üretiminde GMO tohumları yaygın olarak kullanılıyor. Tabii listeye bir de bu meyve ve sebzeden elde edilen ürünleri katmanız gerekecek. Yani şeker, un, yağ, parfüm, temizlik malzemeleri, boya, kumaş, gübre vs’


Transfer ettiğimiz genler kontrolden çıkarsa

Ürünlerin genetiği nasıl değiştiriliyor ve bunda amaç nedir?

– Genetik mühendislik, oluşturduğu organizmalarda, bizim ‘transgen’ dediğimiz ve asla insan yiyeceği kaynağı olmayan materyalleri kullanarak doğal/temel besinlerimizi değiştiriyor. Domatesi soğuğa daha dayanıklı hale getirebilmek için köpekbalığı geni nakledilirken, patatese de, ona zarar veren böceklerden kurtarmak için akrep geni naklediliyor. Bazı bitkilere ise bağışıklık sisteminden sorumlu olan insan geni naklediyorlar. Transgenlerin, yani genetiği değiştirilmiş ürünlerin zaman içerisinde ne gibi etki doğuracağını anlamamızı sağlayacak uzun süreli hiçbir test yapılmamıştır. Tükettiğimiz akrep, balık, domuz veya insan geni taşıyan domates ya da patates acaba bizim genlerimize ne gibi etki yapabilir? Mesela torunlarımız kuyruklu veya yüzgeçli olur mu? Transfer edilen bu genlerin (transgenler) yeni ortamlarında bulunan komşu genlerle ne gibi etkileşime girecekleri, dayanıklılık dereceleri, stabil kalıp kalamadıkları ya da yeni yerlerini terk ederek göç edip etmeyecekleri bilinmiyor. Bir bitkiden diğerine ya da gübreden toprak bakterilerine, ardından da sayısız değişik organizmaya geçiş yapabilir mi bu genler? Mesela yenen bir meyveden bağırsak bakterisine, oradan kan hücrelerine, kan hücresi ile de organlara ya da hamile bir kadının çocuğuna göç etme olasılığı nedir bu genlerin?

GMO’lar insan vücudunda nelere yol açıyor?

– Kanser hastalıklarına, kısırlığa, alerjiye yol açabildiği gibi, yeni doğmuş bebeklerde hastalık ve ölüm oranlarının artmasına neden oluyor. GMO’nun bağışıklık sistemini bozduğu, metabolizmada sorunlara yol açtığı ve alerjik etki doğurduğu birçok bilimsel araştırma ile kanıtlanmıştır. Ayrıca bitkiye yabancı bir genin entegre edilmesi ile bitki genomunun stabilitesinin azaldığı da kanıtlanan gerçeklerden biridir.

Peki bu genler aktarıldıkları organizmalarda kontrol edilebiliyor mu?

– Geçtiğimiz yıl bir haberde, Adana’da yetiştirilmiş GM mandalina ağacının bir dalı gösterildi. Aynı dalda yan yana mandalina meyvesi ve kırmızı acı biber olgunlaşıyordu. GM ağacının sahibi, bu durumu ‘Allah’ın Mucizesi’ olarak adlandırıyordu. Hâlbuki bu vakanın mucizeyle hiç alakası yok. Bu sadece, mandalina ağacının meyvelerine kırmızı biberden nakledilmiş genin stabil olmadığının göstergesidir. Korkunç olan ise bu stabil olmayan genin mandalina ağacında başladığı yolculuğun nerede biteceğinin bilinmemesidir.

Bir kere elden çıkmış bir geni ya da genleri geriye döndürmek artık imkânsızdır. Doğadaki akrabalarından çok daha güçlü hale gelen GMO’lar, akrabalarını doğal ekolojik sistemin dışına itebileceği gibi onları tamamen yok da edebilir. Ya da gıda zincirine dâhil olarak tamamen beklenmedik ve öngörülemeyen yeni formların doğumuna neden olabilir. Bunun gibi ve benzeri bir felaketin sonuçlarını öngörebilmek imkânsızdır. Böyle bir felaket, atom bombası faciasından bile daha korkunç sonuçlar doğurabilir, çünkü atom bombası faciasının ardından ortaya çıkan nukliatidler, zamanla zararsız element halini alana dek parçalanıyorlar. Tıpkı kurşun gibi… GMO ise zamanla sadece katastrofik bir şekilde çoğalacak ve tahmin edilemez bir form alarak facia sınırlarını genişletecektir.

GMO’lar iyi amaçlar için de kullanılabiliyor mu?

– Genetik mühendislik aracılığıyla kişinin genetik yapısı doğrudan etkilenerek, bedensel hastalıkların tedavisi, akıl ve ruh hastalıkları, madde bağımlılığı, davranış bozuklukları, anti-sosyal kişilik, şizofreni ve suç bağımlılığı gibi ruhsal bozuklukların tedavisi de mümkün hale geliyor. Kişinin genetik yapısına özel etkili ve sadece hastalıklı bölgeyi hedef alan, bedenin geri kalan kısmını etkilemeyen ilaçlar zamanla üretilecektir. Ancak tablo göründüğü kadar parlak değil’

GMO’lu tohumlar tarımı dışa bağımlı hale getiriyor

Tohumlarda yapılan genetik değişiklikler nasıl sonuçlara yol açıyor?

– Günümüzde, birçok transgenik tohuma, ‘Terminatör Geni’ yerleştirilerek, bu tohumların bir sonraki mevsimde kısır olmaları sağlanıyor. Yani bu tür tohumlar, sadece bir kere ekilebiliyor ve bir daha asla kullanılamıyor. Tüm canlı organizmaların üreme sistemi genelde aynı prensiplere dayandığından bu tohumlara yerleştirilen terminatör genler insanoğlunun da doğurganlığı üzerinde etki yaratabilir. Belirli tip hücreleri yok eden genleri GMO’ya yerleştirdiğinizi bir düşünün. Bu genler insanoğlunun bilinmeyen hastalıklara yakalanmasına sebep olabileceği gibi dünyaya bakış açısını ve psikolojik süreci de geri dönülemez bir şekilde etkileyebilir. Ayrıca bu yok edici genler belirli bir grubu veya belirtiyi de hedef alabilir. Örneğin, göz veya ten rengi, saç yapısı, ırk, din veya diğer bir özelliğe yönlendirilmiş olabilir. GMO, korkunç bir kitle imha silahına dönüşebileceği gibi, insan, hayvan, bitki ve mikroorganizmaların kitlesel yönetimini sağlayan bir makine halini de alabilir.

Hatta tarihte öyle sözler var ki, bu gelişmelere yönelik olarak yorumlanabilir. Mesela Aziz Paul’un zamanında yaptığı bir kehanet var: ‘Öyle bir zaman gelecek ki insanoğlu sadece yabani otla beslenebilecek’ diyor. Tabii eğer beslenebilecek ot kalırsa’ Davut Aleyhisselam da, ‘Yemek onlar için bir ceza, bir ağ, bir tuzak ve bir pranga olacaktır’ demiş.
Kur’ân-ı Kerîm’de, Nisa Suresi 119 ve 120. ayetlerde Allah, ‘(Şeytan), Onları mutlaka saptıracağım, mutlaka onları boş kuruntulara boğacağım, kesinlikle onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını kesecekler, şüphesiz onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler, dedi. Kim Allah’ı bırakır da şeytanı dost edinirse, elbette apaçık bir ziyana düşmüştür. (Şeytan) onlara söz verir ve onları ümitlendirir; hâlbuki şeytanın onlara söz vermesi aldatmacadan başka bir şey değildir’ diyor.

Bu ayette GMO ve genetik mühendislikle ilgili detaylı ve herkesin anlayabildiği bir şekilde bilgi verilmiştir. Ancak ‘hayvanların kulaklarını kesecekler’ olayının anlaşılmasında belki güçlük çekenler vardır. Genetik araştırmalarda, mutasyonları takip etmek için yapılan deneylerde, hayvanların kulakları kesilerek dokular elde ediliyor. Yani anlayacağınız, transgenik teknoloji, bir nevi şeytani özellikler taşıyor.

DNA’mız değişiyor.

Yediğimiz ve içtiğimiz gıda maddelerinde, hatta örneğin kozmetik için kullandığımız birtakım ürünlerde meydana gelen bu değişiklikler zamanla DNA’mızı etkileyebilir mi?

– DNA değişimleriyle ilgili araştırmalar yapan bilim adamlarının iddialarından önce söylenmesi gereken şu ki, dünyadaki her canlı varlık, iki helezonlu DNA’ya sahiptir. Normal yaşam sürdüren insanın veya dünyadaki herhangi bir canlı varlığın DNA’sı doğumdan ölüme kadar geçen sürede değişim geçirmiyor. Değişimlerin oluşması için ise, çok uzun, yüzlerce yıl gibi bir zaman gerekiyor. Diğer tarafta ise, bilim adamları DNA’daki değişimlerin kısa süren periyotlar içinde gerçekleşmelerinin mümkün olduğunu ve belirgin bir değişimin bir yaşam süresi sırasında oluşabileceğini iddia ediyor. Örneğin, DNA’yı değişime uğratmanın en kolay yolu, bir virüsle etkileşimidir. ‘Epsteyn Barr’ ve ‘Herpes 6′ gibi DNA virüsleri, hücresel yapıda değişikliklere sebep oluyor. Bazı yankılanma ve ses dağılımı titreşimleri DNA moleküllerinin içindeki helezonun, kıvrımın çözülmesine ve değişime açık hale gelmesine neden oluyor. DNA’daki değişimleri araştıran bilim adamları diyor ki: ‘Tahminen 5 ila 20 sene önce başlayan süreçte, insanlık sürekli bir değişim içindeydi ve insan DNA’sındaki 12 helezon gelişiyor. Bu, türümüzün henüz sonuçlarının ne olacağı bilinmeyen bir değişimi.’

Bu değişimin insan vücudundaki etkileri nasıl fark edilebilir?

– Konuyla ilgili bilim adamlarının açıklamalarını size aktarayım: ‘DNA ve hücresel değişimlerden geçerken, insan, kendini bulunduğu yerde değilmiş gibi hissedebilir. Yorgunluk hissedebilir, çünkü beden hücreleri harfi harfine değişiyor ve insan, yeni, farklı bir varlığa dönüşüyor. Yeni bir bebek gibi çok daha fazla dinlenme ve uykuya ihtiyaç duyabilir. Zihinsel karışıklıklar ve sıradan işlere yoğunlaşmada zorluklar oluşabilir. Vücudunda belli bir sebebi olmayan ağrı ve sızılar sıklaşabilir. Görünen fiziksel bir sebep olmadığından, ruhsal çöküntü ve ruhsal problem oluşur. Kadınlar sebebini bilmeden ağlar ve menapoza daha erken yaşta girerler. Erkekler canlı ve enerjikken, hissettikleri yorgunluk hissi ile huzursuzlaşabilirler, kadınsı şefkat yönlerinin dışarı çıktığını hissedebilirler.’ Size de tanıdık geliyor mu?

Her şey bilimkurgu filmi gibi.

Bu belirtilerle doktora giden insanlara ne gibi tedavi uygulanır?

– Yine aynı bilim adamları bu soruya da şöyle cevap veriyor: ‘Enerjetik beden üzerinde çalışma (bioenerji terapisi gibi), hormonal terapi, homeopati, vitamin, şifalı ot, aromaterapi ve de soğuk lazer terapisi kullanılıyor. Tedavi yöntemlerinden çoğu, atalardan -diğer güneş sistemlerindeki gezegenlerden bu gezegene- şimdiki değişim sürecinde yardım etmek için enkarne olmuş varlıklardan öğreniliyor.’

DNA moleküllerimizin, bazı yankılanma ve ses dağılımı titreşimlerinden etkilendiğini söylemiştik. Her mağazada, hatta yeni model her asansörde, sinemalarda dört taraftan bizi bombalayan yankılı ve ses dağılımlı müziğe maruz kalıyoruz. Aynı şekilde, hormonal tedaviler, sokakların her köşesinde satılan, gen teknoloji veya nanoteknoloji yöntemleriyle elde edilen ilaçlar, GM bazlı vitaminler, GM şifalı otlar, gen teknoloji veya nanoteknoloji yöntemleriyle elde edilen aromalar, soğuk lazer terapisi ve lazer cerrahi de DNA’mızı etkiliyor. Bunlara ek olarak, diğer enkarne olmuş varlıklardan öğrenildiği iddia edilen yöntemler de, DNA moleküllerimiz içinde kalıcı bir değişimi başlatıyor. Bizi insan türünden çıkartarak, tamamen başka tür varlıklara dönüştürüyor.

Dünyadaki her canlı varlık, iki helezonlu DNA’ya sahip olduğuna göre, biz dünya varlıkları değil, acaba ne gibi gezegenlerarası bir varlığa dönüşüyoruz? Bilim adamları bu soru ile ilgili ısrarla belirsizliği vurgularken, bir yandan da vaatler sıralıyor: ‘Hastalıklar olmayacak, ölmemize gerek kalmayacak, çocuklar ‘Gen Teknoloji’ yöntemleriyle isteğimiz üzerine üretilecek, hapislere gerek kalmayacak, yaşam dersleri acılar çekerek değil, zevk ve sevgi içinde öğrenilebilecek…’ Dünya insanının değişim sürecini tamamlaması için verilen tarih ise 2012′

GM soya ile beslenen kobay fareler ölüyor.

Sayın Salih, konuyla ilgili bilimsel araştırma sonuçları var mı?

– Bu sene Mart ayında gerçekleştirilen ‘Bağımsız Devletler Birliği Alliyanzı’nın ‘Bio-Güvenlik Toplantısı’nda konuşan Dr. İrina Yermakova, GMO’nun onkolojik hastalıklara, kısırlığa, alerjiye, yüksek oranlarda yeni doğmuş bebek ölümlerine ve hastalıklarına yol açabileceği gibi hayvan ve bitki türlerinin azalmasına ve bazılarının yok olmasına neden olabileceğini anlattı.
İngiliz Bilim Adamı Arpad Pusztai’den etkilenerek bir dizi deney yapmış olan Yermakova, bunları diğer katılımcılarla paylaştı. Buna göre deneyin ilk bölümünde, GM içeren yem, dişi farelere gebe kalmadan iki hafta evvel verilmeye başlanıyor ve yeni doğmuş farelerin emzirme safhasına kadar verilmeye devam ediliyor. Ve görülüyor ki, sadece yeni doğmuş yavrular ölüyor, dişi fareler ölmüyor. GM soya ile beslenen dişi farelerin yeni doğurduğu yavru farelerin neredeyse yarısının GM olmayan soya ile beslenen grupta dünyaya gelen farelerden çok daha küçük olduğu görülüyor. Yermakova bu bilgileri diğer meslektaşlarıyla paylaştığında, hepsinden de yeni doğan farelerde inanılmaz oranlarda ölüm yaşandığı bilgisini alıyor. Hatta bazılarında ölüm oranının yüzde 100 olduğunu öğreniyor.
Bir diğer deneyde ise, farelerin üreme organlarındaki sorunlar fark ediliyor. Yine benzer şekilde tüm organların küçülmesi, hücrelerde ödem oluşması, karaciğer hücrelerinin şişmesi ve kabarması gibi sonuçlara rastlanıyor. Sonuç olarak GMOlar, kanser hastalıklarına, kısırlığa, alerjiye, yeni doğmuş bebeklerde yüksek hastalık ve ölüm oranlarına, birçok bitki ve hayvan türünün azalıp yok olmasına yol açabilir. Muhtemelen insanoğlu kendisini bir şekilde GMO’dan koruma yollarını bulacaktır. Ancak hayvan, bitki ve bakterileri koruyamayız. Sonuçta ilk yok olacaklar listesinde onlar olacaktır ve insanoğlu GM plantasyonlarının yayılması sonucunda çevre felaketiyle karşı karşıya kalacaktır. GMO’ların güvenli olduğunu iddia eden tüm araştırmaların, bizzat GMO üreticisi firmalar tarafından finanse edildiği ve bu konuda bağımsız araştırmaların neredeyse hiç yapılamadığının da altını mutlaka çizmek gerekir.

Yiyecek endüstrisinde binlerce çeşit ve her yıl milyonlarca ton katkı maddesi kullanılıyor.

Hangi gıda ürünlerinde GMO bazlı katkı maddeleri kullanılıyor ve bunu nasıl anlayabiliriz?

– 2004 yılında bu konuda yapılan araştırmalara göre, GMO’nun, en çok, temelini bitkisel proteinin oluşturduğu şarküteri ürünlerinde, unlu mamullerde, kanatlı hayvan ve bunların yan ürünlerinde, konservelerde ve çocuk gıdasında kullanıldığı tespit edildi.
Gıda endüstrisinde kullanılan GMO üç sınıfa bölünebilir:

  1. GM katkı (emulgatör, kıvam artırıcı, tat düzeltici, tatlandırıcı, renk kuruyucu, renklendirici, protein, enzim, vitaminler gibi) maddeler’ Bu katkılar genelde GM soya ve GM mısırdan çeşitli metotlarla elde edilir. Ancak yüzlerce çeşit diğer GM bitki bazlı katkılar da üretilir. Bu katkıyı her ambalajlı yiyecek veya içecek içerir.
  2. GMO bazlı ürünler (soya peyniri, soya kıyması, soya sütü, cips, mısır ve buğday gevreği, ketçap, bitkisel yağlar, domates salçası gibi)…
  3. Direk tüketilen ürünler (GM meyve, GM sebze, GM buğday, GM pirinç, GM mısır, GM ceviz, GM badem, GM yer fıstığı ve GM hayvanların eti gibi)’

Ürün satın alınırken, etiketinden GMO ihtiva edip etmediği öğrenilebilir mi?

– Eğer ürün etiketinde ‘bitkisel protein’ yazısı varsa, bu, muhtemelen transgenik soya proteinidir. GMO çoğu zaman E indeksi ardına da gizlenmiş olabilir. Ancak her E katkısı transgenik olacak diye bir kaide yoktur.
E indeksi adı altındaki transgen katkı maddeleri ise şunlardır:

  • Soya lesitini ya da lesitin: E 322-su ve yağın bir arada tutulmasını sağlar ve yağ elementi olarak süt ürünlerinde, bisküvi ve çikolatada kullanılır.
  • Riboflavin (vitamin B2): E 101 ve E 101A olarak bilinir. Kuvvetle muhtemel GM organizmalardan üretilmiştir. Alkolsüz içeceklere, mamalara, zayıflama ürünlerine ve çocuk gıdasına katılır.
  • Karamel (E 150) ve ksantan (E 415): Aynı şekilde GM mısırdan ve GM buğdaydan üretilir. GM’nin bulunduğu diğer katkı maddeleri ise şunlardır: E 153, E 160d, E 161c, E 308-9, Å-471, E 472a, E 473, E 475, E 476b, E 477, E479a, E 570, E 572, E 573, E 620, E 621, E 622, E 633, E 624, E 625, E951′
  • Bazen etiketlerde GM katkı maddeleri, soya yağı, bitkisel yağ ya da bitkisel yağlar olarak belirtilir. Bunlar soslarda, cipslerde, her türlü kek ve tatlılarda kullanılır.
  • Maltodekstrin: Bir nişasta çeşididir, çocuk gıdasında, hazır çorbalarda ve toz kekunlarda kullanılır.
  • Glikoz ya da glikoz şurubu, fruktoz veya inülin: Mısır nişastasından elde edilen tatlandırıcılardır. Hızlı hazırlanan yiyeceklerde ve içeceklerde kullanılır.
  • Dekstroz: Mısır nişastasından üretilir. Ekmek, tatlılar ve cipste belirli bir renk elde edebilmek için, içeceklerde ise tatlandırıcı olarak kullanılır.
  • Aspartam, Aspasvist, Aspamiks: Tatlandırıcı, GM bakterisi ile geliştirilmiştir. Bazı ülkelerde kullanımına sınırlamalar getirilmiştir. Bayılma sendromu ile direk bağlantısı tespit edilmiştir. Aspartam tüm gazlı içeceklerde, ketçap, sakız ve birçok diğer gıda ürününde kullanılır.
  • Modifiye nişasta: Gen mühendisliği kullanılmadan, kimyasal yolla elde edilir. Ancak bu nişasta GM mısırından ya da GM patatesten elde edilmişse o zaman GMO sınıfına girecektir.
  • Fert olarak her gün iki bin çeşit katkı maddesi tüketiyoruz
  • Bugün, dünya yiyecek endüstrisinde binlerce çeşit ve her yıl milyonlarca ton katkı maddesi kullanılıyor. Ortalama bir vatandaş, her gün yaklaşık 2 bin çeşit katkı maddesi tüketiyor: Tatlandırıcı, tat verici, kıvam koruyucu ve kıvam arttırıcı, renk koruyucu, beyazlatıcılar, boyalar, bozulmayı önleyici, nem tutucular, aromalar…

Yiyecek endüstrisi, kullanılan katkı maddelerini ambalaj üzerinde belirtmek zorundadır. Ancak katkı maddelerini belirtme zorunluluğu sadece üreticinin kendi kattığı maddelere mahsus. Mesela bir fırın veya fabrika, satın aldığı una katılan maddeleri belirtmek zorunda değildir. Kullandığı maya, tuz, yağ, yumurta ve şekerin katkılarını belirtmek zorunda değildir. Katkıların üretim metodunu da açıklamak zorunda değildir. 10cm2′den küçük ambalajlı (çiklet, şeker, sakız gibi tamamen katkı maddelerinden oluşan yiyecekler) ürünlerin de katkı maddelerini belirtmek zorunda değildir. Meyve, sebze, kaymak gibi taze malzemelerin, açık satılan (zeytin, et, peynir, ekmek, kuruyemiş, kuru meyve gibi) yiyeceklerin, lokanta veya pastanelerdeki ürünlerin katkı maddelerini belirtmek zorunluluğu yoktur.
Katkı maddelerini savunanlar diyor ki: ‘Katkı maddelerinin içinde zararsız hatta faydalı olanlar vardır.’ Olabilir… Ancak, katkı maddeleri değişik malzemelerden, değişik teknoloji ve yöntemlerle elde edilebildiğinden, üretim metotlarının, kimyevi içeriğinin ve kaynaklarının, güvenli, tehlikeli veya şüpheli olup olmadığını kesinlikle belirlemek mümkün değildir.
Örneğin, Karoten, E160′ Doğal A vitamini kaynağı… Bitkisel, doğal bitki pigmentlerinden elde edilebilir. Veya Betanin, E162′ Kırmızı pancardan elde edilebilir. İkisi de 30 yıl önceki gibi hâlâ ‘güvenilir’ bölümünde yazılır. Ancak, 30 yıl içerisinde yeni metot ve teknolojiler gelişti. Bugün bu katkılar, büyük ihtimalle GM bitkilerden üretilir. Biosentez veya nanoteknoloji yöntemleriyle de elde edilebilir. O zaman onlar artık ‘güvenilir’ değil, tehlikeliler ve bizim haberimiz yok. Demek ki, ürün ambalajlı veya ambalajsız olsun, ambalaj üzerinde katkılar belirtilsin veya belirtilmesin, üründe gerçekte kullanılan katkılar ve katkıların sıfatlarını tespit etmek mümkün değildir. Dolayısıyla, her üründe çok çeşitli katkılar kullanılıyor. Bazı katkılar, tek başına zararlı olmasa da, karışımda zararlı olabiliyor veya birbirinin zararını yükseltiyor (sinerjizm etkileşimi) ya da vücut unsurları ile tehlikeli bileşimler oluşturabiliyor. Ancak kullanılan katkı, hem de en sık kullanılan çok zararlıdır.

Küçücük bir sakızda en az 26 adet katkı maddesi var

Somut bir örnek verebilir misiniz?
– Tabii’ Bilinen bir marka sakızın içindekiler:

  • Sakız mayası, sakızın ana maddesi’ Ambalajda içindekiler belirtilmemiş. Ama onlar şudur: Kauçuk, vaks, antioksidant, elastomer, reçine, venil polimer, parafin ve katkı maddeleri (hangi katkı, belirtilmemiş).
  • Tatlandırıcılar, 7 tane… Hepsi, doğal olmadığı için hazım bozucu ve diyabet sebepleri, bazısı ise (Aspartam gibi) beyin faaliyetini bozucu, başağrısı, baş dönmesi ve bayılmaların sebebi’
  • Doğala özdeş aromalar, 3 tane’ Genteknoloji veya nanoteknoloji yöntemleriyle üretilebilen veya sentetik olabilen… Beden-ruh dengesini etkileyiciler’
  • Nem tutucu, Gliserol (domuz ürünü) ve emulgator Lesitin (Büyük ihtimalle domuz ürünü. Bitkisel olsaydı ‘ Soya Lesitini ‘ yazardı).
  • Parlatıcılar, Şellak (bir tür bit ürünü) ve Arnavut mumu’
  • Renklendirici ‘ Titanium dioksit, etkisi hiç araştırılmamış.
  • Ve böylece küçücük (2,5 gr) sakızda toplam en az 26 tane katkı… Sonunda şaka gibi uyarı: ‘Sakızdır. Yutmayınız.’ Çocuklar tabii ki yutacaklar!
  • (E-250), Sodyum nitrit’ Hemen hemen tüm işlenmiş et ürünlerinde (sosis, salam, pastırma, sucuk) katkı maddesi olarak kullanılıyor. Et ürünleri ile alınan sodyum nitrit, vücutta kanserojen maddeler-nitrosaminler oluşturuyor. Nitrosaminler, dokuların hasarına, mutasyonlara ve kanser gelişmesine neden oluyor (kolon kanseri, karaciğer kanseri, pankreas kanseri, beyin kanseri, lösemi vs). Sodyum nitritli ürünlerin tüketilmesi, baş dönmesine, baş ağrısına, nefes alma zorluğuna da neden olabiliyor.
  • (E221), Sodyum Sülfit’ Gıda maddelerinde ve ilaçlarda renk ve kıvam koruyucu, bozulmayı önleyici ve beyazlatıcı olarak kullanılan bir katkı maddesidir. Meşrubat, kurutulmuş meyve (üzüm, kaysı, incir, dut vs), her tür bisküvi, salam, sosis, sucuk ve kurutulmuş et ve balık ürünlerinde katkı maddesi olarak kullanılıyor. Özellikle Türkiye’de geniş kullanım alanı var. Türkiye’de bu konuda araştırmalar yapılmıştır (Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi). Araştırmalar sonucunda, sodyum sülfitin besin ve ilaç yolu ile alınması, öğrenme ve hafıza bozukluklarına, beyin fonksiyonlarının bozukluklarına neden olduğu ve zamanla bu bozuklukların daha da büyük boyutlara çıkmasının kaçınılmaz olduğu tespit edildi
  • (E-250), Sodyum Nitrit ve (E221)’ Sodyum sülfitin zararları özellikle cenin, bebek ve çocukların üzerinde etkili oluyor.
  • E150, Karamel’ Renklendirici (kahverengi) ve tat verici olarak kullanılır. GM buğday ve GM mısırdan üretilir. Çeşitli konserve türleri, işlenmiş et ürünleri (sosis, sucuk, salam, hamburgerler, kek, pasta, bisküvi, şekerleme çeşitleri, çikolatalı ürünler, hazır çorbalar, soslar, soya sosu, kolalı içecekler, bazı içkiler vb) kansere neden olabilir.
  • E 171,Titanyum Dioksit’ Mineral kaynaklı, beyaz boya olarak kullanılır. Üzerinde hemen hemen hiç araştırma yapılmamıştır, ama kullanım alanı son derece geniştir. İlaçlar, vitaminler, şekerlemeler, sakızlar’ Hatta doğal beyaz renge sahip olan basit bir kabartma tozuna bile beyazlatıcı olarak eklenir.
  • E173, Alüminyum kaynaklı katkı, renklendirici (alüminyum rengi) ve nem tutucu olarak bazı haplar ve şekerlemelerde kullanılır. Zehirli ve her maddeye karşı (katkı maddeleri dâhil) aşırı duyarlılığa neden olabilir. Dünyanın çoğu ülkesinde yasaklanmıştır. Türkiye’de ise alüminyum kaynaklı katkı sadece haplar ve şekerlemelerde değil, sofra tuzuna eklenerek, herkese (bebekler dâhil) yedirilir.
  • Àspartam, àspasvit, aspamiks: GM bakteri metotla üretilmiş, beyin faaliyetini bozucu, baş ağrısı, baş dönmesi ve bayılmaların sebebi olduğu için çoğu ülkelerde yasaklamış. Çikolata, sakız, şekerlemeler, ketçap, soslar, gazozlar, diyet içeceklerde vs. kullanılır.

Katkı maddelerinin tüketimi yakıcı hastalıklara neden olmuştur.

Bu katkı maddeleri insanlarda ne gibi yan etkiler yapıyor?

– Katkı maddelerinin tüketimi yakıcı hastalıkların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bunların sadece bazıları: Hazımsızlık, mide bulantısı, ishal, kabızlık, kronik toksik hepatit, böbrek ve böbrek üstü bezleri hastalıkları, üreme organlarında bozukluklar ve kısırlık, kist ve kanser, diyabet, tiroit rahatsızlıkları, sinirsel ve ruhsal hastalıklar, düşük tansiyon, yüksek tansiyon ve titreme hali, alerjik kaşıntılar, ekzema, astım, baş dönmesi, başağrısı, otizm, hiperaktiflik ve aşırı duyarlılık (hypersensitivity) vb… Dünyanın çeşitli devletlerinde katkılar ile ilgili uygulanan araştırmaların sonuçları dehşet vericidir. Ancak bu ürpertici gerçekler ile ilgili ses yükseltecek, bir yorum veya bir kampanya yapacak ve bir kamuoyu üretecek firmalar, elinde para tutanların karşısında oluşabilmiş değildir.

Bir tohumculuk firması profili

Dr. Aidin Salih, GMO’lu ürünlerle ilgili bilgilerin yanı sıra bir tohumculuk firması olan Monsanto’nun üçüncü dünya ülkelerinde edindiği tecrübeleri de aktardı:
‘Monsanto, birçok biyolojik türün patentini elinde bulunduruyor. Bugün Monsanto, genetik mühendisliğin elde ettiği tüm ‘başarıların’ güçlü savunucusu rolündedir. Son yıllarda, şirketin üçüncü dünya ülkelerinde bulunan şubeleri, o ülkenin tarımında GMO tohumlarının denenmesi için inanılmaz lobi çalışmaları yürütmektedir. Sayısız denemeler yapılmış, birçok deneme alanına bu tohumlar ekilmiş ve elde ettikleri bol ürünün sevincini yaşayan çiftçiler de televizyon programlarında demeçler vermişti. Gerçekten de Bt-patates bitkisi böceklerden etkilenmiyor, hava şartlarındaki değişikliklere daha dayanıklı hal alıyor ve bol ürün veriyordu. Bir sonraki sene Monsanto, bu GM tohumlarını çiftçilere daha uygun bir fiyata satıyor ve zamanla bu laboratuar ürünü GM tohumlar, onların elinde bulunan doğal tohumların yerini alıyor. Bir süre sonra birçok bölgede koca tarlalar sadece Monsanto ürünü olan bu tohumlarla ekili hale geliyor. Son olarak ise, ortaya hoş olmayan bir sürpriz çıkıyor: Engelleyici gen, diğer adı da terminatör geni’ Bu gen, bitkilerin ikinci kuşağını kısır hale getiriyor. Yani ilk hasat döneminde inanılmaz bollukta ürün veren bitkilerin meyveleri steril olduğundan, ekilecek tohum olarak kullanılamaz halde oluyorlar, toprağa ekildiklerinde ise sadece çürüyorlar. Böylece genetik mühendisliğin ürünlerine geçiş yapan bu çiftçiler farkında olmadan bu tekele bağımlı hale geliyorlar.
Ama tepkilere dayanamayan Monsanto, terminatör gen teknolojisinin kullanımına son vermek zorunda kaldı. Fakat bir süre sonra anlaşıldı ki Monsanto sadece kılıf değiştirmişti. Terminatör geninin yerine ‘Traitor (Hain) Geni’ gelmişti. Bu tohumlar bir sonraki hasat için tohum olarak kullanılabiliyordu, ancak iş meyve vermeye gelince değişiyordu. Bu sefer de bu tohumlardan ürün elde edebilmek için sadece Monsanto tarafından üretilen ve bu bitkileri stimüle eden özel kimyasal bileşimin kullanılması gerekiyordu. Böylece şirkete olan tarımsal bağımlılık eskisi gibi devam ediyordu.

Oldukça geniş bölgelere dağıldıktan sonra, Monsanto gibi şirketler, ürün fiyatlarını bir anda on katına yükseltiyor, çiftçilere topraklarını ipotek etmeleri karşılığında tohum satın alabilmeleri için kredi teklif etmeye başlıyor. Bir süre sonra da o toprakları aracı firmaları kullanarak, satın alıyor. Tüm bunların yanında Monsanto toprak kiralayabiliyor ya da çiftçilerin kendi tohumlarını kullanmalarını sağlayabiliyor.
Tüm bu sürecin sonunda, ki bu süreç yaklaşık 7′8 yıldır, binlerce dönüm tarım alanı Monsanto’nun eline geçiyor. Bir taraftan çiftçilerin topraktan uzaklaştırılması gerçekleşiyorken, diğer bir taraftan da geleneksel tarım yok ediliyor ve doğal tohumlar laboratuardan çıkmış GM tohumları ile değişiyor.
Sonuçta Monsanto koca devletlere kendi sözünü geçirir hale geliyor, bu durumda da gıda pazarının bağımsızlığı söz konusu bile olmuyor. Bu haldeki bir ülke yönetimi, Monsanto’nun aleyhine bir adım attığı takdirde de kolaylıkla ülke çapında kıtlıkla karşı karşıya kalabilir. Bugün Latin Amerika ülkeleri GM ürünlerinin doğal tarımsal kültürlerini yok etmesi sorunu ile ciddi bir şekilde karşı karşıya kalmış durumda.
Nebraska Üniversitesi’ndeki bilim adamlarının yaptığı tespitlere göre, Monsanto’nun ürettiği ‘GM Round Up’ soyasının verimliliği, doğal soya bitkisinden yüzde 11 daha az ve GM soya bitkisi için hektar başına kullanılan gübre miktarı normal soya için kullanılandan 2-5 kat daha fazla’
Bir ilginç nokta daha’ Monsanto firmasının merkez ofisinin yemekhanesinde asılı olan tabela dikkat çekici: ‘Menümüz transgenik komponentler içermemektedir’
Ellerinde hâlâ, transgenik olmayan doğal tohumu kalan çiftçilerden şunu rica ediyoruz: Bu tohumları koruyun, koruyun ki, normal tarıma geri dönmek isteyen insanlar, sizden bu tohumları satın alabilsinler.’
Tarım Bakanlığı incelemede’

DELİL YOK AMA RİSK VAR

Tarım Bakanlığı, HABER AJANDA’nın genetiği değiştirilmiş ürünlerle ilgili sorularını cevaplandırdı. Bakanlık, GDO’ların insan ve hayvan sağlığına zararlı olduğuna dair herhangi bir bulguya henüz rastlanamadığını ifade ederken, bu ürünlerin 1996 yılında üretime girdiğine ve bu sürenin, bir sorunun varlığının tespiti için kısa olduğuna dikkat çekti. Bakanlık, GDO’ların muhtemel zararlarının neler olabileceği sorusunu şöyle yanıtladı:
‘Bu ürünlerin, bazı önemli riskleri taşıdıkları konusundaki tartışmalar devam etmektedir. Tartışmalar esas olarak iki ana noktada yapılmaktadır:
Birincisi; toksik (zehirleyici) ve alerjik etki ihtimali, diğeri ise bitki bünyesinde bulunan antibiyotiğe dayanıklılık geni ve transfer edilen diğer gen ya da genlerin insan ya da hayvana geçme ihtimalidir. Söz konusu beklentilere ait bir bulgu olmamakla birlikte, olmayacağı anlamı da çıkartılamaz. Diğer yandan, bitki bünyesine transfer edilen genlerin, kendi metabolik ürünlerinin toksik ya da alerjik olup olmadığı yanında, ilave toksik ya da alerjik ürünler üretip üretmediği de henüz bilinmemektedir. GDO’lar ve bunlardan elde edilen ürünlerin gıda ve yem olarak kullanılmadan önce mutlaka toksisite, alerjenisite ve besin değeri yönünden incelenmesi gerekmektedir. Bu araştırmaların her yeni gen ve üretim ortamı için yapılmasında fayda vardır.
Antibiyotiğe dayanıklılık genleri, bitki bünyesinde doğrudan herhangi bir fonksiyona sahip değildir. Bu genlerin kullanımı, ilk nesil GDO’larda kullanılan transfer yönteminin bir parçası, yani teknik bir durumdur. Ancak, bu teknikle üretilen GDO’ların kullanımı, başta AB olmak üzere, tüm dünyada 2008′den itibaren yasaklanacaktır. AB bu durumu mevzuatına da yansıtmıştır.’
Bakanlığın açıklamasında, bu ürünlerle ilgili risklerin ortaya çıkma ihtimali dikkate alınarak, GDO’lu ürünlerin uluslararası dolaşımını düzenleyen ‘Cartagena Biyogüvenlik Protokolü’nün kabul edildiği ve 2003 yılı Eylül ayında yürürlüğe girdiği bilgisi aktarıldı. Protokolün sağladığı imkânların genişletilerek uygulanabilmesi için Biyogüvenlik Yasası’nın çıkartılması gerekliliğine de dikkat çekildi.
Açıklamada, söz konusu ürünlerin en çok üretildiği ve tüketildiği ülkelerin ABD, Arjantin, Kanada ve Çin olduğu, AB’ninse ürünlerin doğrudan üretimini yapmadığı, ancak kendi ihtiyacı olan soya ve mısır ürünlerinin ithalatına izin verdiği belirtilerek, bu ürünlerdeki standardın Türkiye’de de AB ülkeleriyle aynı olduğu ifade edildi. Türkiye’de konuyla ilgili ‘Transgenik Kültür Bitkilerinin Alan Denemeleri Hakkında Talimat’ adı altında bir düzenlemenin 1998′de yürürlüğe girdiği ve konuyla ilgili prosedürlerin bu talimatta yer aldığı bildirildi.

Bir laboratuarımız hazır, diğeri kuruluyor.

Açıklamada, talimatın yürürlüğe girmesinin ardından bazı transgenik patates, pamuk ve mısır çeşitlerinin, insan ve hayvan sağlığı üzerinde muhtemel risk analizlerine yönelik incelemelerinin devam ettiği belirtildi. AB Mevzuatı’nın GDO’ların kontrolü, izlenmesi alanında öngördüğü gerekli kurumsal düzenlemelerin de tamamlanmasına çalışıldığı belirtilerek, herhangi bir ürünün GDO içerip içermediğine dair analizlerin yapılabilmesi için gerekli altyapının, son teknolojiyle Ankara İl Kontrol Laboratuar Müdürlüğü’nde kurulduğu, Bursa Gıda Kontrol ve Merkez Araştırma Enstitüsü’nde ise kurulmakta olduğu müjdesi verildi. Açıklamada şöyle denildi:
‘Tüm yeni teknoloji ürünlerinde olduğu gibi GDO’lu ürünlerin de birtakım riskleri taşıdığının öncelikle kabul edilmesi ve bunlara yönelik tedbirlerin geliştirilmesi gerekir. Bakanlığımız, çalışmalarıyla bu risklerin ortadan kaldırılması ile ilgili tedbirleri almaktadır. Bu tedbirlerin alınması, zaman alan gelişmelerdir. Öncelikle eleman ve teknik altyapı bakımından yeterlilik sağlanmaya çalışılmıştır. Ülkemizin bu konuda aldığı tedbirlerin uluslararası kurallar ve AB ile uyumlu olma zorunluluğu da dikkate alınmaktadır. Ülkemiz GDO’lu ürünler konusunda birçok gelişmiş ülke ile eş zamanlı olarak sistemini kurmaktadır. Hazırlığı tamamlanmakta olan yasa tasarısının da kısa sürede yasalaşmasının sağlanması önem arz etmektedir’.

Rus ajanın ölümüne nanoteknolojik robot mu sebep oldu?

Kasım ayında Londra’da, arkadaşlarıyla yemek yedikten sonra fenalaşarak, hastaneye kaldırılan Rus ajanı Litvinenko’nun ölümüne, nanoteknoloji ürünü bir zehrin sebep olduğu iddia ediliyor.
İngiliz polis teşkilatı Scotland Yard, soruşturmayla ilgili hazırlıklarını sürdürürken, otopsi raporunun açıklanmasından önce bir polis yetkilisi, İngiliz Gazetesi Mirror’a, Rus Ajanı Litvinenko’nun ölümüne eski SSCB cumhuriyetlerinden birinin karışmış olabileceğini söyledi. Aynı polis yetkilisinin iddiasına göre, Litvinenko’yu öldüren zehir, gümrük ve güvenlik yetkililerinin kontrolünden muaf olan diplomatik mühürlü bir çanta ile İngiltere’ye sokuldu. İddiaya göre, vücuda deri yoluyla nüfuz eden ve radyoaktif polonyum maddesi olduğuna kesin gözüyle bakılan zehrin nanoteknoloji ürünü bir mikro robot olabileceği de düşünülüyor.

DR. AİDİN SALİH, Lugansk, Ukrayna’da Tıp Fakültesini bitirdi. Sovyetler Birliği’nde yıllarca tıp doktorluğu görevini yürüttü. Daha sonra Taşkent Devlet Üniversitesi’nde Biyoloji bölümünden mezun oldu. Ayrıca Uluslararası Alternatif Tıp Okulu’nu bitirdi. Biyoloji diploma tezi ‘Yabani Hayvanların Fizyolojisi’ üzerineydi. 30 yılı aşkın bir zamandır aldığı çok yönlü eğitimlerle insan ve hayvan hastalıklarının sebeplerini inceliyor. İslam Tıbbı, Tıbb-ı Nebevi konusundaki alimlerin ve eski hekimlerin tecrübelerinden ve bilgilerinden yararlanıyor. Tedavileriyle binlerce insanın şifa bulmasına vesile oldu. Bu çerçevede geliştirdiği tıp yaklaşımını anlattığı, birçok dile çevrilen Gerçek Tıp – Yitik Şifanın İzinde isminde bir kitabı bulunuyor.

YASAL UYARI: Yayınlanan yazıların tüm hakları Yeryüzü Doğal Ltd. Şti.'ye aittir. Sitede yayınlanan yazı ve konular izinsiz, kaynak gösterilerek dahi kullanılamaz, alıntı yapılamaz.

Bir Cevap Yazın